Ölümsüzlük yaşamakla değil bilinmekle ilgili

Erkan Oğur, sekiz yıl aradan sonra Kalan Müzik’ten çıkan ‘Dönmez Yol’ albümüyle karşımızda. ‘Çok söyleyen daha çok yanlış konuşur. Ben genelde en azla neyi ifade edebilirim düşüncesindeyim’ diyen Oğur’la bu albümü konuştuk…

Erkan Oğur, 8 yıl aradan sonra ‘Dönmez Yol’ isimli yeni albümünü Kalan Müzik’ten yayımladı. Oğur bu albümünde çeşitli amaçlarla kayıt altına alınmış ancak yayımlanmamış, kimi eski kimi yeni aranjmanlarla, zamana yayılan bir müzik seçkisi sunuyor. Albüm ayrıca film ve belgeseller için yapılmış özel kayıtlar, çeşitli projeler için yapılmış bazı beste ve yorumlardan oluşan bir seçki niteliğinde.

Herhangi bir albüm bir süre daha beklemezken ‘Dönmez Yol’ güzel bir sürpriz oldu. Üzerinde ne kadar zamandır çalışıyordunuz?
Çevre ve firma (Kalan Müzik) albüm yapmam konusunda ısrar ediyordu. Ben ise çok uzaklaştım o konulardan. Çeşitli nedenleri var. Birincisi internet korsancılığı. İkincisi benim müzikle olan ilişkimden kaynaklanan sorunlar. Kaydetmenin müziği öldürdüğünü ve tamamen egosantrik bir şey olduğunu düşünüyorum. Kendini tatmin etmek. Bir hayal peşinde bir şeyleri tasarlamak gibi fikirler kafamı kurcalamaya başladı. Nefse hâkim olamamak gibi. Daha doğrusu biraz gerçek dışı gelmeye başladı. Kaydedilmiş bir şey plastik bir şey. Tekrar eden bir şey. Araya araçlar gereçler giriyor, takıyorsun ediyorsun, düğmelerine basıyorsun. Onu üreten kaynak birebir yok ortada. İnsan yok. O yüzden canlı çalmak daha erdemli gelmeye başlayınca ben de icraatlara ağırlık verdim. Bunlar da çok önceden yaptığım çalışmalar. Bazıları albümlerin içinde bulunan, bazıları belgesel ve film müzikleri; bunları bir araya getirip çıktı. Kayda girmedim, eskiden getirdiklerimden bir seçki.

“Müzik kâinat boyuncadır. İnsan nefsine hâkim olamayıp ona yaklaşmaya heves eder. Ve insan, varlığının müzik olduğunu anladığında susar”…Varlığınızın müzik olduğunu anladığınız için mi bu kadar suskunsunuz?
Bak hâlâ konuşuyorum, demek ki anlamamışım. Teşekkür kısmında belirtmeye çalıştım. Eğer müzik varsa, hissediliyorsa isimler önemli değil. Kim olursa… Gidişat belli. Hiçbir şey sonsuz değil. Biz ölünce başkaları gelecek. O nedenle ‘Dönmez Yol’. Aslında Telvin’in uzantısı olarak gelen bir felsefe. Halden hale giriyoruz, hiçbir şeyin aynısı bir daha olmayacak şekilde yaşıyoruz. O yolun dönüşü yok. Gerçek müzikte de, saf müzikte dönülmez bir yol vardır. Artı ölüm, artı sessizliğe gidiş olarak anlayabilirsin. Bunu kişilerin yaklaşımına bırakıyorum. Ama albüm kapağında mezar taşı var, ‘Dönmez Yol’un ne olduğuna bir işaret çakıyor olabilir. Bir tanesi kopuz, biri yerel bir keman. Yaylı kopuz ve mızraplı kopuz bir arada. Erzincan’da çok eski bir mezarın üzerinde görmüştük. Fotoğrafçı arkadaşımız Ali İhtiyar çekmişti. Ben de uzun zamandır saklıyordum, bir yeri gelirse değerlendiririm diye. Bu albümde hem kopuz hem de yaylı ailesinden bir şeyler çaldığım için öyle bir fikir de doğdu. Çaldıklarım, ben ve taşın kendisi de biz gibi. Ölümsüzlük yaşamakla değil, bilinmekle ilgili.

Albümde dikkate en değer yorumu –bence- Erik Satie’ye getirmişsiniz. Bilhassa klasik piyanistlerin çok rağbet ettiği Gnossienne’nin milyonlarca icrası arasında bir Ensemble Sarband’ın ‘Satie en Orient’ kaydı Erik Satie’nin tabudevirenliğine yaraşır, çok kişilikli bir yorumdur; bir de bu olmuş.
Erik Satie’nin müziğini klasik müzikle çok eskilerden beri belli düzeyde olan ilişkimden ötürü dinlerim ve ondaki minimalist yaklaşım bana yakın düşer. Bir müzik parçasının çok çok komplike olmasıyla da bir şey anlatılabilir, tersiyle de. Satie ikincisi. Onun parçalarını yorumlama ihtiyacını hep hissettim. Onun önemli müzisyenlerden yorumlarını ve bir çok film müziğindeki kullanımlarını hep dinledim. Bir anlatım müziği olduğunu belli ediyor, insanlar anlamış. Bana da öyle oldu. Erik Satie’nin müziklerini bir moda arayışıyla kullanmadım ama. Dünya çapındaki piyanistlerden de birçok yorumu dinledim ve onlar genelde çok hızlı çalmışlar. Buradakinin hiçbir iddiası yok, çünkü ben o kategoride biri değilim. Ama daha anlaşılır bir hale geldiği gibi bir sezgim var. Klasik müziğin bir tutucu kesimi var, onlara saygısızlık etmek istemem. Onlar biraz eleştirebilirler böyle bir yorumu veya yorumun arasına başka sesler katılmasını. Ama onlara da selam gönderebilirim.

Ve eski dostlar. Yıllarca çaldığınız onca Bülent Ortaçgil parçası arasından ‘Pencere Önü Çiçeği’ni seçmişsiniz. Fikret Kızılok anısına ise ‘Bir Sevda’ var.
‘Pencere Önü Çiçeği’nde bir halk müziği havası ve etkisi hissettiğim için belki, hep yakınlık duydum. Bülent çocukluk arkadaşım. Bülent’in müziğini biliyorum, çok seviyorum ve onun içinden eğitilerek bugüne geldim. Böyle bir parça koymayı da kendim istedim. Bülent ve Fikret’le Çekirdek Sanatevi’nde epey bir faaliyetimiz oldu. Bir de komşu sayılırız, Fikret’le birbirimize çok yakın oturuyorduk. Ben onu çok sonra, Fikret Kızılok olup kendini camiadan çektikten sonra tanıdım. Onu iyi yemek yapan ve müziğe ara sıra şapka çıkaran biri olarak hatırlıyorum. O parçadaki sözlerin bir kısmını aslında o söylemişti, düşüncelerini yazmıştı. Öyle de bir katkısı olduğundan onun anısına bir parça var.

Behçet Necatigil’in dizelerinden ‘Nilüfer’i yazıp düzenlemişsiniz. En melodik yazın biçimi şiir midir?
Şiir okuyan yazanları, ozanları takip eden bir yanım vardır. Kendim de ufak tefek düşüncelerimi not ederim. Günlük konuşma dilinin biraz yukarısında olan söylemleri önemsiyorum, şiir yazan kişilere değer veriyorum. Şiirin insanları eğiten bir şey ve erdemli bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum. Nasıl yazarsan yaz, o inandırıcı ve dürüstçe yazılmışsa herhangi bir yazının şiirsel yanı vardır.

Olay Anadolu’da geçiyor ama Genco Arı’nın çalımı parçalara çok güzel swing’ler getirmiş. Müzikle ilişkinizde katiyen öyle bir amaç gütmeseniz de Genco’nun piyanosuyla birlikte sağ gösterip sol vurmuşsunuz. Caz gösterip türkü vurmak…
Ben kimseye hiçbir zaman şöyle çal böyle çal demedim. Genco da kendisini ne şekilde hissedip nasıl istediyse öyle çaldı. Çok da güzel çaldı. Müzik zaten etrafımızı saran hava gibi. Takip edilecek bir şey değil. Müzik bir bütündür ve o özelliği ile coğrafyalardan muaftır. Elinizde 100 anahtar vardır ama önünüzde bir kapı vardır. İşte o açana kadar uğraştığın coğrafyadır. Açtıktan sonra enerji. Müzik yapanlara selam, sevgi, saygı duyuyorum.

Artık o kısalıkta bile bir özgeçmişe ihtiyacınız tabii kalmadı ama her zaman çok etkilemiştir beni. Anjelika Akbar’la yaptığınız Bach L’oriantale kaydında isminizin karşısında sadece “Müziksever” yazar.
Ben genelde az konuşup, az bir şey söyleyip, en azla neyi ifade edebilirim düşüncesinde olan biriyim. Veya konuşmaktan kaçtığım için, tembellikten veya neyse. Öyle kısa ifadelerle bir şeyleri anlatmayı tercih ederim. Daha çok müziğin kendisinin bir şeyleri anlatması taraftarıyım. Öyle konuşularak değil, dinleyen ne kadar o işin içindeyse o kadar var olabildiğini düşünürüm. Çok söyleyen daha çok yanlış konuşur. Ben müzikle bir şey anlatmaya çalışan biriyim.

Öznel ve güdük olmasından ötürü ‘Beğenirim-beğenmem’ düzeyinde yaklaşanlara değil de müziğin öncelikle matematiğini kutsayanlara türkülerin armonik değeriyle ilgili basit bir ders verir misiniz lütfen?
Yaşadıkları coğrafyanın geçmişini ve üzerinde yaşayan halkları tanımak için kendini bir parçacık bilgi sahibi yapan kişiler ne büyük bir hazinenin üzerinde yaşadıklarını görüyorlar. Anadolu müzikleri de bundan nasibini almış düzeyde. Tereddütsüz çok önemli bir müzik yapısı var Anadolu’nun. Dünyanın birçok önemli noktasında konuşlanmış, dünya müziklerini etkileyen yerlerden bir tanesi de Anadolu’dur. O yüzden en eski müzik en yeni müziktir yaklaşımıyla Anadolu’dan gelen müziklere büyük değer veriyorum. Eskiden gelen ama aynen toprağın altındaki cevher gibi. Ortaya çıkarılsa da kıymetlidir,çıkarılmasa da. Değerinden bir şey kaybetmez. Ama onun için birilerinin onu tanıması, anlaması, icra etmesi veya etmemesi konumundan muaftır.En kısa ifadeyle, büyük bir hazine. Anadolu halklarının müzikleri hem noktasal hem de birbiriyle karışmış halde çok zengin.

Peki baştaki kayıtdışı muhabbetimizden hareketle “Telif hakkı insan hakkı” konusuna bir değinelim mi?
Bir insan hakkı meselesi olarak orada duruyor. Telif hakkı ihlali hukuktan ziyade ahlaki bir sorun bence. Çünkü hukuk olmayan bir şey ve olmayan bir şey nasıl haklandırılır? İnsanın yarattığı bir şey, yazılmış-çizilmiş, orada duruyor. Hak ise kainatta olan birşey. Hukuku belirleyen şeyin ahlak olduğunu düşünmekteyim. Özünde bir sarsıntı varsa ahlaksızlık baş gösterir. Bunun nedeni aile, çevre, yaşam biçimi, sosyal durum, yaşadığın zaman dilimi vs. olabilir. Onun için telifle ilgili konular benim için ahlakidir. Bir ahlaksızlık sergilenmekte. Ahlakın zekası yoktur. Her zaman her şey için eşittir. Bunu insanlar ve insancıklar görürse bazı konular düzelir. Biz yetişemeyiz ama.

Meraklısı için ‘Dönmez Yol’ Sözlüğü:
Balıkağı: Belgesel müziği
Bir Sevda: Çocukluk bestesi, film müziği
Kınalı Ada: Belgesel müziği
Cemalin Nurun: İçten gelen
Aşk Dansı: Senfoninin çekirdeği
Dersim: Komşum
Hayal: Hayal..
Dur Dağı: Sarıkamış ağıtı
Eksiklik Kendi Özümde: Dediği gibi
Gnossinne No.1: Erik Satie, film müziği
Haydar: En eski, en yeni müziğe örnek
Vardım Baktım Demir Kapı Sürgülü: Elazığ’ı özleme
Kadim: Mucize
Peri Suyu: Ölümsüzlük
Mardin Dağlarında: Arkadaş
Nevruziye: Gonca’nın (kızı) doğum günü
Pencere Önü Çiçeği: Reklam müziği olmamalı
Nilüfer: Film müziği
Yemen: Ağıtları kadınlar yakar.
Albüm kapağı bir mezar taşı
‘Dönmez Yol’ albümünün kapağındaki fotoğrafta Oğur’un Erzincan’da gördüğü, kopuz ve kemanlı bir mezar taşı var.

08/04/2012
Eray Aytimur
Radikal Gazetesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir